OCAK AYI | Onlar Lenin’in Bayrağı Altında Yürüdüler, Bizler Lenin’in Bayrağı Altında Toplanalım! ÖLÜMSÜZLER!

 Onlar Lenin’in Bayrağı Altında Yürüdüler,

Bizler Lenin’in Bayrağı Altında Toplanalım!

ÖLÜMSÜZLER!

Onlar “Lenin’in bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında toplandı”lar. Bizler de ölümsüzlüğünün 100. yılında “Lenin’in bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında toplanalım” ve yürüyelim.

24 Ocak 2024

Bugüne kadar çok şey söylendi onlara dair. Düşmanları lanetledi ve küfretti; dostları ve yoldaşları yüceltti, anılarına bağlılık yeminleri etti. Eşitsizlikler dünyası var olduğu ve sınıflar hükmünü sürdürdüğü müddetçe, onlara dair sözler söylenmeye de devam edecektir. Çünkü onlar sıradan bir yaşam kavgası içinde hasbelkader toprağa düşmediler. Sıradan bir yaşamı asla kabullenmediler. Böyle olduğu içindir ki, kendilerini, bütün benliklerini, sınırlı bir yaşamı sınırsız bir davaya adadılar.

Boş zamanlarını değil bütün anlarını devrime ve devrimci mücadeleye adadılar.

Devrimle yaşadılar ve devrimle öldüler.

Ölümleri asla yaşam sonrası vaaz edilen sahte bir dünyaya ait değildi. Onlar, maddenin binlerce yıllık hareketinde küçük bir büküntü olarak ortaya çıkan eşitliksizlikler dünyasına itiraz ettiler. Gelecek günler hakkın ve yakın diyenlere değil yaşadıkları, etlerinde, kemiklerinde ve ruhlarında hissettikleri haksızlığa, adaletsizliğe karşı itirazı seçtiler. Gelecek güzel günleri umutla beklemek yerine, onu kendileri kendilerine var ettiler.

Onlar büyük bir hikâyenin adlı ve adsız özneleri, bazıları romanların müstear isimli ya da isimsiz kahramanları oldular. Bazıları bir şiirin mısrası, bazıları bir türkünün ya da marşın dizesi, sıkılı yumrukların ve öfkeli sloganların öznesi, bazıları ise sinema filmlerinin esinlenen karakteri oldular. “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak elbette” dediler ve bu sözlerinin arkasında durdular.

Onlar ki kiminin yaşamlarına dair çok şey biliriz. Kiminin adı vardır arşivlerimizde kiminin ise sadece resmi. Bazıları işkencelerde direniş olmuştur. Bazıları dipsiz zindanlarda, işkencehanelerde soluksuz bırakılmıştır. Bazıları ibret-i alem için asılmış, bazıları sokak ortasında pusularda kurşunlamıştır. Bazıları dağ başlarında kimyasal silahlarla, kazan bombalarıyla, bazıları şehrin ortasında kuşatıldıkları yerlerde katledilmişlerdir.

Bazıları hakkında ise mücadele adlarından başka bir şey bilinmez. Bir mezar yerleri dahi yoktur onların. Peşlerinden analar, babalar ve kardeşler otururlar; haklı bir talep, öfkeli bir gurur ve son derece meşru duruşla her cumartesi günü meydanlarda.

Bazıları neşeli ve şakacı, bazıları kederli ve vakur bazıları içe kapanık ve duygusal, bazıları aşık ve sevgi dolu idiler. Kimilerinin yaşı çok gençti, kimileri yaş almış ancak bilinçleri gençti. Ama her daim kendisinden önce diğerini düşünen ve tam da bu nedenle en alttakilerin yanında saf tutanlardan oldular. Genci ve yaş almışıyla fedakardı hepsi. Kavgaları hiçbir şekilde sergüzeşt değildi. Çünkü onlar kendilerini dünyayı temellerinden sarsıp değiştirecek bir uğraş içindeydiler.

Bugün için sadece bizi anlamlandırmakla kalmadılar, yaşadıkları anı da değerli kıldılar.

Bu anlamıyla tepeden tırnağa insandılar ve vicdan sahibiydiler. Halistiler. Bizdiler ve bizdendiler. Kısacası bize dairdiler ve biz bugün ne isek onlarda oydular. Halen varsak ve yarına dair umutlu cümleler kuruyorsak, bunun nedeni onlardı. Onları bizden farklı kılan ise tamamlanmamış görevleri bize bırakmaları, mücadele yaşamlarıyla ve anılarıyla geride bıraktıkları bizleri denetlemeleri ve ölüyken bile öğretmeye, önderlik etmeye devam etmeleridir. Öyleyse bir kez daha “ölü mü denir şimdi onlara?”

Onlar birer kahraman değildirler. İnsanlığın binlerce yıllık birikiminin ürünüydüler. Onları var eden tam da insanlığın on binlerce, sınıflı toplumun ise binlerce yıllık tarihsel yolculuğunda saflarının doğru yerde belirlemeleriydi. Kendilerini dünyayı temellerinden sarsacak bir davaya adarken, karşılıksız olarak emeklerini, yaşamlarını ve en nihayetinde canlarını işçi sınıfının, emekçi halkın özgürlüğü ve kurtuluşu için verdiler.

Bu nedenle onlar, gerçek kahraman olan en attakilerin, ezilenlerin, emekçilerin evlatları olarak sömürüden kurtulma, özgürleşme ve kurtuluş mücadelelerinin mütevazi birer neferi oldular. Gerçek kahraman olan kitlelerin temsilcisiydiler ve gerçeğin sırrına vakıf olanların bilimsel yolundan gittiler.

Gerçeğin sırrına vakıf olanlar

Kimileri dünyanın sırrına ermişlerdi. Tarih denen söylencenin gerçekte sınıflar mücadelesi olduğunu fark etmişler ve onu bir bilim olarak bütün insanlığa özellikle de yaşamını emeğiyle sürdürenlere sunmuşlardı.

Onlar ki, büyük birer deha olarak rahat bir yaşam koşulları varken; “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” diyerek bütün benlikleriyle “göğü fethe çıkan komünarların iktidarı”ndan yana olmuşlar, muhteşem analiz yeteneklerini en alttakilerden yana kullanmaktan bir an bile geri durmamışlardır. Kendi çocukları yokluk ve yoksulluk içinde yetersiz beslenmeden yaşamını yitirirken onlar sadece kendi ailesini düşünme bencilliğini değil sömürülen, ezilen, baskı altında olanları da dert etmişler; insanlığın kurtuluşu için zorluklar içinde ve sürgün koşullarında çalışmışlar, evdeki eşyalarını rehine vermişler, dostlarının maddi yardımlarıyla hayata ve mücadeleye tutunmuşlar ve ölümsüzleştiklerinde geride miras olarak maddi anlamda çok cüzi bir miktarla, Kapital’i bırakmışlardı.

Ki onların mezar taşında halen “bütün ülkelerin işçileri birleşin” yazmaktadır.

Bazıları ise aileden zenginlerdir. Ne var ki bu zenginliği kendi kişisel yaşamları için kullanmamışlar, tam aksine “sınıflarına ihanet ederek” işçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesinin generali olmuşlardır. Ömrünün sonuna kadar, ikinci keman olarak kalsalar da orkestranın müziğine paha biçilmez katkılar sunmuşlardır.

Kimileri ise sınıf mücadelesinin kızgın alevleri içinde, Paris Komünarlarının ayak izlerini takip etmişler, savaş koşulları içinde birinci ve ikinci kemanın müziğini kaldığı yerden günün koşullarına uyarlamışlar; savaşın içinde teoriyi geliştirmişler ve en alttakilerin kendi diktatörlüklerinin kurmadan kurtuluşlarının mümkün olmayacağını pratikte göstermişlerdir.

Ve derler ki onlar, en alttakilerin ilk iktidarı olan Paris Komünü’nün 73 günlük ömrünü geride bırakan Ekim günlerini, kar üstünde dans edip şarkı söyleyerek kutlamışlardır.

Bazıları ise dünyanın ve insan soyunun başına bela edilen faşist katilleri Moskova önlerinde karşılamış ve inlerine kadar kovalamıştır. Milyonlarca insan, insanın insana köleliğini önlemek için ölümsüzleşmiştir. Derler ki onlar, uzun yıllar boyunca sınıf mücadelesi içinde çelikleşen iradeleriyle kendi kişisel menfaatlerini değil en attakilerin, yoksulların ve ezilen halkların iktidarlarını yaşatmışlardır.

Bazıları ise içinde doğdukları coğrafyanın ve toplumun koşullarını dikkate almışlar, uzun yürüyüşlere çıkmışlar ve dünyanın en kalabalık coğrafyalarından birinde, milyonlarca insanın yaşamlarını tümden değiştirmişlerdir. Öyle ki onlar en alttakilerin iktidarı almasının yetmediğini aynı zamanda insanlığın altın çağa ulaşabilmesi için binlerce kez ayağa kalkmak gerektiğini göstermişlerdir.

Onlar büyük bir tahammülün, insanın insana kulluğunu reddeden azametli halk kitlelerinin önce öğrencisi sonra öğretmeni oldular. Onlar mücadeleleriyle, ortaya koydukları eserleriyle halen milyonlarcamıza yol göstermeye devam ediyor, insanlığın sınıfsız topluma ve altın çağa yürüyüşünde önderlik etmeyi sürdürüyorlar.

 

Geçmişten geliyor, geleceğe yürüyoruz!

Elbette bu yürüyüş coğrafyamızda da sürmüştür. Ne var ki yürüyüşün daha ilk adımlarında filize duranlar eski dünyanın temsilcileri, karanlığın bekçileri tarafından Beyazıt’ta dara çekilmiş, bir Ocak soğuğunda Karadeniz’in karanlık derinliklerine gömülmek istenmiştir.

Taammüden bu suçu işleyenler, suçlarını açıkça üstlenmedikleri gibi tam da kendi dünyalarının yalanlarına sığınmışlardır. Her yanıyla çürümüş düzenin bekçileri tarih karşısında işledikleri suçlara bir yenisi daha eklemiş; gasp, talan, soygun ve çökme sofralarının ömrünü sayısız katliam, zulümle, baskı ve işkenceyle uzatmak istemişlerdir.

Ama yürüyüş durmamış, “en alttakilerin” özlem ve talepleri kendini var etmiş, toprak çatlamış ve su yatağını bulmuştur. Doğudan yükselen güneş coğrafyamızı da ısıtmış, gök kubbenin altındaki büyük kargaşanın dalgaları bizim sokağımızda da yankılanmıştı.

Yarım asırlık suskunluk, bir yürüyüş eylenirken sabahtan yine kanla bastırıldı. Ve nihayet o azametli kalabalık, kendine biçilen deli gömleğini yırttı ve o sıcak Haziran günlerinde demir tavında dövülürken kendi evlatlarını da yarattı.

Aç bir bebenin memeye saldırması gibiydiler. Onlar; coğrafyamızın en ücra köşelerinde gerçeğin sırrına erenlerin sözlerini söylediler. Sadece söylemekle kalmadılar, geleceği kendi zamanlarında var etmeye cüret ettiler. Eski dünyanın sahteliğine karşı, yeni dünyanın gerçeklerini taşıdılar. Vurdular ve vuruldular.

O saatten sonradır ki, bir daha örsle çekiç arasında yoğrulup, hıncı derya gibi kabaranların yürekleri kabına sığmadı. “Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki” diyerek yola revan oldular ve eklediler: “Devrim için her zaman ölecekler bulunur/Gider gider nice Koçyiğitler gider/Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir.

Eski dünyanın bekçilerinin binlerce yıllık deneyimleri ve elbette nefretleri karşısında genç ve tecrübesizdiler. Lakin sonuna kadar haklı ve meşruydular. Tam da bu nedenle haklarında katli vaciptir denilerek fetvalar çıkartıldı, en ücra köşelere kadar fermanlar ulaştırıldı.

Ancak onlar Kızıldere’de “biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” diyerek Adalıların türküsünü söylediler. Darağaçlarında Üç Fidan olup geleceğimizi yeşillendirdiler. Newroz’da kibrit çöpü olup Amed Zindanı’nı parçaladılar.

Bugün varsak ve halen yürüyüşümüz sürüyorsa, yarına dair umutlu sözler kurup, mücadele planları yapıyorsak; onların sayesindedir. Yarım asırdır onların ayak izlerine basarak açtıkları yolda yürüyoruz. Bu büyük yürüyüşte milyonlarcamız o büyük günün görkemiyle harekete geçti. On binlercemiz ölümsüzleşti. Lakin yürüyüş sürüyor. Geriye çekilmelerle, ilerlemelerle sürmektedir ve sürecektir. Ta ki “yer yüzü aşkın yüzü oluncaya dek.”

Çünkü temel atılmıştır bir kere. Yarım asırlık büyük tahammül, kendini var etmiş buzu kırıp yolu açmıştır. Hiçbir güç herkesin gözleri önünde bu bayrağın göndere çekildiği ve dahası bu bayrak altında göğü fethe çıkanların var olduğu gerçeğinin üzerini örtemez.

Coğrafyamızda sömürü ve zulüm varsa buna itiraz olmaya devam edecektir. Baskı ve katliam varsa kavga da olacaktır. “Sömürünün olduğu yerde isyan etmek meşrudur” diyerek yola revan olmalar sürecektir. Her gün aç karına boğaz tokluğuna, sabah akşam altı yollarını talim edenler, birer ikişer iş cinayetlerinde katlediliyorsa; her gün kadınlar sadece kadın oldukları için ve LGBTİ+lar farklı cinsel yönelimleri için katlediliyor, aşağılanıyor ve zulme maruz kalıyorsa; başta Kürt ulusu olmak üzere, azınlık milliyetler üzerinde ulusal inkar, imha ve zulüm siyasetiyle katliamlar devam ettiriliyorsa; Aleviler başta olmak üzere ezilen inançlar yok sayılıp sistematik olarak asimilasyona tabi tutuluyorsa; başta doğal yaşam alanlarımız olmak üzere, doğa ve çevremiz kapitalizmin rant hırsı için katledilmeye devam ediliyorsa; bir gecede on binlerce insanımız deprem denilen önlenebilir doğa hareketliliğine rağmen enkaz altında kalıyorsa ve göz göre göre katlediliyorsa, elbet yola revan olanlar olmaya devam edecektir.

Her şeyleri yalan üzerine kurulu olanlar, sahte dünyalarının ömrünü uzatmak ve lüks ve şatafat içinde yaşadıkları bu bezirgân saltanatlarını sürdürmek için yalan söylemeyi süreceklerdir.

Kitapları, filmleri, dizileri, medyaları, hacıları ve hocaları, duaları, politikacıları yalan söylemeye devam edecektir. Gerçeğin sırrına erip yola düşenleri hapsetmeye ve katletmeyi sürdüreceklerdir. Yine aramızdan en iyilerimizi kopartacak, “bitirdik”, “kökünü kazıdık” diyerek kendilerini kandırmaya devam edeceklerdir. Çünkü korkuyorlar. Korktukça daha çok saldırganlaşıyor, daha çok yalan söylüyor ve daha çok katletmek istiyorlar.

Ancak eskinin efendileri, karanlığın temsilcileri yenilecek, “varılacak kere kan içinde varılacak ve zafer etle tırnakla sökülüp alınacaktır.” Elbette bu bezirgân saltanatı yıkılacak, düşman mutlaka yenilecektir. Yenilecektir çünkü hatırlayalım İbrahim’i, Ali Haydar’ı, Meral’i, Mehmet Zeki’yi, Armenak’ı ve daha kanı kurumayan Cihan’ımızı, Kazım’ı ve Mehmet’i, hatırlayalım nerede bir zulüm ve haksızlık varsa orada olan Nubar Ozanyan’ımızı. Yeter ki hatırlayalım onları ve asla unutmayalım Mayıs’ın 18’ni.

Onlar “Lenin’in bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında toplandı”lar. Bizler de ölümsüzlüğünün 100. yılında “Lenin’in bayrağı altında, komünizmin bayrağı altında toplanalım” ve yürüyelim.

Onlara dair çok şey söylendi. Söylenmeye de devam edecektir. Çünkü onlar yarına dair günümüzde söylenen “söz”lerdir. Geçmişin bilgisiyle bugünden geleceği kazanma irademizdir.

Onların mücadelesi ve bizleri bıraktıkları miras aynı zamanda coğrafyamızda yeni demokratik devrimin, sosyalizm ve komünizmin bilinmez bir gelecekte değil tam da geçmişimizde ve günümüzde var olduğunu ve gelecekte de var olmaya devam edeceğinin kanıtıdır.

Onlar bizdedirler. Bize yol göstermeyi sürdürmekte, bizimle birlikte geleceğe yürümektedirler.

Onlar ölüm uykusundan uyanan esirler dünyasının en sonuncu kavgasında toprağa yarınlar için toprağa düşenlerimizdir.

Onlar ölümsüzlerdir.